MAARİF VEKÂLETİ DİN PLÂNLAMA KOMİSYONUNA VERİLEN ŞÂFİİLER HAKKINDAKİ RAPOR

MAARİF VEKÂLETİ DİN PLÂNLAMA KOMİSYONUNA VERİLEN ŞÂFİİLER HAKKINDAKİ RAPOR

Bilindiği üzere Şafiîlik, İslâmiyetin hak olan dört mezhebinden birisidir. Hazret-i Peygamber Aleyhissalat-ü Vesselâmdan sonra İslâmiyet dünyanın dört tarafına yayılınca âdetleri, iklimleri, hayat şartları birbirinden ayrı olan muhtelif kavimler İslâmiyete dâhil oldular.

Tabiidir ki, âdet, iklim ve hayat yaşayışları bir birinden ayrı olan muhtelif insanları birtek kaide, birtek prensip içine sokmak, onlar için bir güçlüktür, bir zahmettir.

Onun için esas hükümlerde ittifak eden, fakat bazı teferruatta ve tatbikatta aralarında farkları bulunan dört mezhep zuhur etti.
Her bir memleket Hikmet-i İlâhiyenin sevki ile kendi âdet ve yaşayışına muvafık olan bir mezhebde gitti. Bu ayrılış onun için rahmet ve kolaylık vesilesi oldu.

Meselâ: Ekseriyet itibarı ile şehirler haricinde köy ve kasabalarda hatta bir kısım göçebe halende yaşıyan, yani medenî bir içtimaî hayat nizamından uzak yerlerde oturan Şâfiîler, bu hayat gidişatlarına muvafık olan Şâfiî mezhebini iltizam etmişlerdir. Mezheblerine has olan hükümler bulundukları hayat şartları dolayısıyla kendilerine rahmet ve kolaylık vesilesi olmuştur.

Hanefiler ise ekseriyetle şehirlerde, yani yarı medenî bir içtimaî hayat nizamına malik yerlerde oturduklarından bu yaşayışlarına muvafık olarak kader-i İlâhinin sevki ile Hanefi Mezhebini iltizam etmişlerdir.

Bu mezhebe aid hükümler bulundukları hayat tarzına muvafık olduğundan onlar için de rahmet ve kolaylık vesilesi olmuştur.
Burada her iki mezheb saliklerinin bulundukları hayat tarzlarına muvafık olarak kader-i İlâhînin sevki ile iltizam olunduğuna dair bir iki misalin zikri münasibtir.

Eğer desen: Hak bir olur, nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?

Elcevab: Bir Su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığın mizacına göre su, ilâçtır, tıbben vacibtir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattır; âfiyetle içsin tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır sen diyebilirmisin ki: «Su yalnız ilâçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.»

İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye; mezheplere hikmet-i İlâhiyenin sevki ile ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ hikmet-i İlâhiyenin tensibiyle imam-ı Şâfiîye ittiba eden, ekseriyet itibarı ile Hanefilere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemaatı bir tek vücut hükmüne getiren hayat-ı ictimaiyye de nakıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kadıy-ül-hâcatta kendi derdini söylemek ve hususi matlubunu istemek için, imam arkasında, Fatihayı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

İmam-ı Âzama ittiba edenler, ekseriyet-i mutlaka itibarı ile, İslâmi hükümetlerin ekserisi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid olduğundan; bir cemaat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum namına söyler; umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefi mezhebine göre imam arkasında Fatiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.

Hem Meselâ: Madem Şeriat, tabiatın tecavüzatına sed çekmekle onu tadil edip nefs-i emmareyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nîmbedevi ve amelelikle meşgul olan Şâfiî mezhebine göre: «kadına temas ile abdest bozulur: az bir necaset zarar verir».Ekseriyet itibarı ile hayat-ı ictimaiyeye giren, nim-medeni şeklini alan insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i Hanefiye göre: «mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var.»

İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarzı maişet itibariyle; ecnebi kadınlarla ihtilata, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve maişet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için, şeriat onların hakkında, o tecavüzata sed çekmek için, «abdest bozulur, temas etme; namazını iptal eder bulaşma» manevi kulağında bir seday-ı semavi çınlattırır.

Amma; o efendi, namuslu olmak şartı ile âdat-ı içtimaiyesi itibarı ile, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebi kadınlara temasa müptela değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şeriat, Mezheb-i Hanefi namıyle ona şiddet ve azimet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir.

«Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz, hicap edip kalabalık içinde su ile istinca etmedin, zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetva vardır» der, onu vesveseden kurtarır. İşte, denizden iki katre sana misal... Onlara kıyas et. Mizan-ı Şa'rani mîzanıyle, şeriat mizanlarını bu suretle muvazene edebilirsen et.» (1)

Elhasıl insanlar bir seviyede bulunmadıklarından ve bir ictimaî hayat tarzında gitmediklerinden mezhepler teaddüt etmiştir.
Eğer beşeriyetin ekseriyet-i mutlakası bir yüksek mektebin talebeleri gibi bir ictimaî hayat tarzını giyse bir seviyeye girse o vakit mezhepler birleştirilir. Fakat âlemin hali buna müsaid olmadığı için mezhepler de birleştirilmez.

Memleketimizde ekserisi şark ve şark -cenup tarafında bulunan Şâfiîler beş altı milyon civarındadır. Fakat Şâfiîlerin mühim bir kısmı geçim ve diğer bazı sebepler dolayısıyla bugün memleketin her tarafına yayılmış bir vaziyettedirler. Sakinleri hanefi mezhebinden olan yerlerde bile bir miktar Şâfiînin bulunması galip bir ihtimal haline gelmiştir.

Onun için değil yalnız şarka tayin olunan Müftüler, hemen hepsinin Şâfiî fıkhına hiç olmazsa, Hanefiden farklı olan mühim noktalara âşina olmaları lâzımdır ki, bölgelerindeki Şâfiîlerin dînî ihtiyaçlarını tatmin etsinler. aksi takdirde, Şâfiîler mezheblerine ve kendilerine ehemmiyet verilmediğini lakayd kalındığını görmekle, memnuniyetsizliğin meydana gelmesine ve belki de, müftünün techil edilip ehliyetsiz görülmesine sebebiyet verilecek.

Halbuki hiç zorluk çekmeden bugünün acil ihtiyacını karşılamak üzere, arabi şâfiî kitablar üzerinde fazla zaman kaybına lüzum kalmadan Diyanetin tedkikinden geçip basılan, türkçe Şâfiî ilmihalinden istifade edilebilir.

Müftü ve vâizlerin imtihanlarında fıkha aid üç sualin birisi Şâfiî fıkhından olup, bu mezkûr mühim fark noktaları bu suallere konulursa imtihana girenler bu fıkha da bakacaklar ve bu suretle bu ihtiyacın giderileceği kanaatındayım. Bunun için de Diyanet Müşavere Kuruluna Şâfiî fıkhına tam aşina olan âlim bir âzanın girmesi lüzumlu görülmektedir.

Vâızlar va'zlarında hanefi fıkhından bahis ederken arada yeri geldikçe «Şâfiîlere aid hüküm şudur» demeleri, oradaki Şâfiîlerin dini ihtiyaçlarının tatminine ve kendilerine ehemmiyet verilmekle memnuniyetlerine vesile olunacaktır.

İmamlara gelince gerek şâfiîlikte, gerek hanefilikte şu kaide katidir ki:Şâfiînin hanefîye, hanefinin şâfiîye iktidası caiz ise de cemaatın namazını bozacak bir halin imamda bulunmaması şarttır.

Hanefilere imam olan bir Şâfiînin , hanefî cemaatının namazını bozacak bir halin kendisinde bulunmaması şart olduğu gibi, şâfiîlere imam olan bir hanefinin de arkasındaki şâfiîlerin namazını bozacak bir halin kendisinde bulunmaması şarttır.

Buna binaen hanefî imamı arkasındaki şâfiînin hiç olmazsa namazını bozacak hususları bilip riayet etmesi lâzımdır. Çünkü bu hususlar sünnet değil farzlara taalluk etmektedir. Bunun için de bu husus evvelce düşünülerek fazla zorluk ve zamana ihtiyaç bırakmayacak derecede türkçe şâfiî ilmihalinin baş tarafında şâfiîlere imam olan hanefi imamlarının dikkat etmesi lâzım gelen yalnız namazı bozacak mühim hususlar madde halinde beş yaprak içinde dercedilmiştir.

Bu beş yapraktaki bilginin iman olanlara kurs halinde öğretilmesi, olacaklara da imtihan şartı kılınması bu mes'elenin halline kâfidir.
Bir de mektep din kitaplarında ve İmam-Hatib okullarının kitablarında şâfiî olan çocuklar için arada bir yeri geldikçe «bu mes'ele şâfiîler için şöyledir» diye zikr edilmesi çok münasib olacağı kanaatındayım.


Çünkü evde anne ve babasının ibadetinde göreceği bazı farklarla çocuk şaşırmayıp, mezhebine aid hükümleri bilsin.
Hülâsa, hanefiler ve şâfiîler aynı Kur'an caddesinde yürüyen gaye ve maksadı bir olan ve esasda müttefik bulunan birer kardeş olarak kendilerini bildiklerinden mezheblerinde teferruat ve tatbikattaki cüz'i farklar bir husumet ve niza mes'elesi olamaz ve olmamıştır. Ancak şâfiîlerin de bulundukları mezheblerine ehemmiyet verildiğini, lâkayd kalınmadığını, kardeş bilindiklerini görmeleri için, yukarıda arz edilen hususların yapılması lâzım geldiği kanaatında olduğumuzu saygılarımızla arz ederiz.
(1) Risale-i Nur Külliyatından Sözler, (İkinci Baskı) Sa: 475-476.

Mart 1961
Ankara Bölgesi Gezici Vaizi
M. Said ÖZDEMİR

Read 8.979 times
In order to make a comment, please login or register